20 Temmuz 2009 Pazartesi

FETHİ NACİ ANISINA SEVGİYLE SAYGIYLA

Aşağıda SOL dergide (haftalık basılı yayın) çıkan yazımı aktarıyorum:

YÜZYILIN 100 ROMANI ve ELEŞTİRİDE TEK ADAM DÖNEMİNİN SONU

80’li yılların başında, Türkiye’de roman yok, demiş ve olay yaratmıştı. Eleştiride neredeyse tek otoriteydi. Aslında aynen şöyle yazmıştı: “Evet, Türkiye’de roman var: Ne kadar futbol varsa o kadar.” Naci’nin Türkiye edebiyatı, düşünsel yaşamındaki güçlü etkisi 60’lı yıllara doğru ortaya çıkmış ve 1980-1995 döneminde doruk noktasına ulaşmıştı. İronik olan şu ki Galatasaray’ın 2000’de UEFA kupasını almasıyla başlayan süreçte bu büyük eleştirmenin nüfuzu hayli zayıflamıştı. Onu geçen yıl 23 Temmuz’da yitirdiğimizde zaten birkaç yıldır okuyamıyor, yazamıyordu. Ne var ki belirleyiciliğinin bitiş süreci hastalığından epeyce önce başlamıştı.

80-95 döneminde “mahşerin dört atlısı”ndan söz edilirdi edebiyatta. Memet Fuat, Hilmi Yavuz, Doğan Hızlan ve Fethi Naci. Kuşkusuz içlerinde en dediği dedik Naci’ydi, üstelik ilk ikisi daha çok şiir üstüne yoğunlaştıklarından roman büyük ölçüde Fethi Naci’ye kalmıştı. Bu dört otorite de solcuydu. Sağ ve sermaye henüz kültür-sanat-edebiyat alanında kendi kadrolarını yetiştirememişti. Sol döneklerden yararlanıyordu büyük ölçüde. Ama henüz kadrolaşma tamamlanamadığından ve döneklerin çabası da yeterli gelmediğinden eski otoritelerin gücü hem de biraz artarak sürüyordu. Sermaye medyası bu otoritelerden bir yandan yararlanıyor, bir yandan onlara tavizler verirken, onları ve ortamı hızla dönüştürmeye çalışıyordu. Sermayenin büyük yatırımlar yaparak Türkiye’de futbolu eski alay konusu halinden çıkarması süreciyle, tam anlamıyla kendi sanatını, edebiyatını egemen kılması süreci koşut biçimde tamamlandı. O tarihi futbol analojisiyle ustanın madara olduğunu düşünenler yanılıyordu. Fethi Naci bir kez daha haklı çıkmıştı.

GÜCÜNÜ YİTİREN EDEBİYAT

Edebiyatın her geçen gün yozlaştırılmasını içi sızlayarak izledi Fethi Naci. Ama hiç değilse karşı bir ses yükseltebiliyordu. Yıllar içinde sesi aynı ölçüde gür çıksa da o büyük çirkin gürültü denizinde daha az duyulur hale geldi. Türkiye futbolda Dünya üçüncüsü olmuştu, edebiyatta Nobelli yazar çıkarmıştı. Bunları istihzayla karşıladı. Ne edebiyat onun onayladığı edebiyattı artık, ne futbol eski tadı veriyordu.

“Ben hayatımda okumadan tek kitap hakkında ne konuştum, ne de yazdım” diye belirtme gereği duymuştu. Artık devir okumadan, anlamadan, hatta beğenmeden bazı kitaplar hakkında övgüler dizen yüzlerce küçük otoritenin devriydi.

1981’de çıkardığı 100 Soruda Türkiye’de Roman ve Toplumsal Değişme adlı başyapıtı ülkedeki ilk kapsamlı roman eleştirisi kitabıydı. 1999’da çıkardığı Yüzyılın 100 Romanı adlı çok güçlü başka bir eseri roman üstüne yarım asırlık çalışmalarını derliyordu.

Edebiyatın insani işlevini artırmanın kavgasını verdi yaşamı boyunca. “Biliyorum ki, bu romanı okuyan bütün dürüst insanlar, romanın anlatıcısı ... gibi ‘acının ve haksızlığın yürürlükte olmayacağı bir yönetim için ant içmek’ isteyecektir. İşte edebiyatın soylu etkisi.” diyordu. “Bir kitabı okuyup bitirince sizde ruhça bir yükselme olmuşsa, hiç çekinmeyin, o kitabın büyük bir eser olduğunu söyleyebilirsiniz.”

ÖLÇÜTE DAYALI NESNEL DEĞERLENDİRME

Yargılarında yanlı davrandığı, duygusallığını aşamadığı gibi yaygın bir söylenceyle çelmelenmeye çalışıldı hep. Oysa edebiyat eleştirisinde ciddi biçimde ölçütlere bağlı kalan ilk eleştirmendi ve ondan sonraki eleştirmenlere de bu noktada hep üstün geldi. Bir romanın değerlendirmesindeki son cümlesi onun ölçütleri hakkındaki fikir verebilir:

“Kuyucaklı Yusuf, kişilerinin canlılığıyla, ayrıntıları kullanmadaki ustalığıyla, olay örgüsündeki mükemmellikle, mahalli renkleri vermedeki üstün başarısıyla, sosyal gerçeklikle insani gerçekliği tam bir uyum içinde, dengeli olarak yansıtmasıyla eskimeyecek, tazeliğini sürdürecek bir roman.”

İyi bir romanla karşılaştığında yazarını tanımasa, sevmese hatta başka kitaplarını beğenmese bile ona hakkını sonuna dek verirdi. Kötü romanla karşılaştığında ise tersine, o roman ne kadar popüler olursa olsun, yazarı ne kadar “sol” görünürse gözüksün düşündüğünü aynen söylerdi:

“Bunun içindir ki Kurtlar Sofrası, Türk romanına katkısı olmayan bir emek ürünü olarak kalıyor: Bu memleketten olup olmadıkları şüpheli bir yığın kuklanın boy gösterdiği beyhude 714 sayfa.” Başka bir roman için: “Ve ilk kez bir roman okuduktan sonra duyduğum tek duygu sadece ‘tiksinti’ oldu.” (Sudaki İz)

Bu uzlaşmaz tavrıyla sağdan soldan ortadan yüzlerce binlerce edebiyatçının nefretini kazandı.

SOSYALİST DURUŞ

“Sosyalizmin insanoğlunun yaratabildiği en güzel gerçekleşebilir düş olduğuna, dünyanın gençliği olduğuna inanıyorum.” Onun sosyalizme bu sevgisi açık açık ifade ettiği ölçütlerine göre değerlendirdiğinde sosyalistlerin kötü eserlerini beğenmesini gerektirmiyordu. Ama tersine, eserlerinde kapitalizmi tek yanlı öven günümüzün yaşayan ve popüler bazı yazarlarına hiç acıma göstermemişti.

“Kurulu düzenden yana olmak, gerçek korkusuyla birlikte gider. Sağ ideolojiyle beslenen eserler artık toplumsal gerçekliği yansıtamaz; gerçeklik adına, hayal güçleriyle uydurduklarını ya da gerçekliğin tahrif edilmiş biçimlerini ileri sürmek zorundadırlar.”

“Bilime, sanata, kültüre karşı bir yönetimde, tek değer ölçütünün ‘para’ olduğu bir yönetimde, edebiyatçılarımız görevleri konusunda yeniden düşünmek, ‘hikmet-i vücut’ları konusunu yeniden tartışmak zorundadırlar.”

Fethi Naci 1999’da ÖDP’den milletvekili adayı oldu. O dönem Ufuk Uras’la da arası iyiydi. Ancak Fethi Naci sosyalist ruhunu hiçbir zaman kaybetmemiş bir aydındı. Edebiyatta-felsefede-siyasette post-modernizme her geçen yıl daha da öfke duyuyordu. Öyle ki sanatta gerçekçilik sınırları içinde ama onu zorlayan biçim denemelerine bile tepkisel olarak karşı çıkar olmuştu. Onu ünlü edenlerin başında geldiği halde Orhan Pamuk’un temsil ettiği ideolojiden kendini kesin biçimde ayırdı, Pamuk yalakalarıyla arasına mesafe koydu. Hiç Kemalist olmadı, ama liberalizmden, onun emperyalizm ve dincilikle işbirliği girişimlerinden giderek daha da nefret etti. (Eşi ve yaşam dostu Lale Naci tüm bunların en güvenilir tanığıdır.)

Eleştirilecek yönleri yok muydu? İsterseniz eserlerini, hiç değilse belli başlı birkaçını okuyun, ondan sonra birlikte tartışalım.

Başlıca Eserleri: İnsan Tükenmez (1956), Gerçek Saygısı (1959), Azgelişmiş Ülkeler ve Sosyalizm (1965), Emperyalizm Nedir? (1965), Azgelişmiş Ülkelerde Askeri Darbeler ve Demokrasi (1966), Kompradorsuz Türkiye (1967), 100 Soruda Atatürk'ün Temel Görüşleri (1968), On Türk Romanı (1971), Edebiyat Yazıları (1976), 100 Soruda Türkiye'de Roman ve Toplumsal Değişme (1981), Eleştiri Günlüğü (1986), Bir Hikâyeci: Sait Faik-Bir Romancı: Yaşar Kemal (1990), Gücünü Yitiren Edebiyat (1990), Roman ve Yaşam (1992), Reşat Nuri'nin Romancılığı (1995), Kıskanmak (1998), Sait Faik'in Hikâyeciliği (1998), Yaşar Kemal'in Romancılığı (1998), Yüzyılın 100 Romanı (1999), Dönüp Baktığımda (1999)


Site Meter

13 Haziran 2009 Cumartesi

HİKMET KIVILCIMLI

AŞAĞIDA SOL (HAFTALIK DERGİ) İÇİN YAZDIĞIM HİKMET KIVILCIMLI KİTAPLARI HAKKINDAKİ TANITIM YAZIMI YAYIMLIYORUM

Hikmet Kıvılcımlı Türkiye sosyalist hareketinin en üretken kuramcısı. Aynı zamanda çok özgün fikirler geliştirdiğini de bilen herkes kabul ediyor. Kıvılcımlı sadece bir yazar değil, tam bir örgüt ve eylem adamıydı. Yaşlı, orta yaşlı kuşaklarda “Doktor”u tanımayan yoktur. Kaçı kaç kitabını okumuştur, o ayrı konu. Fakat sosyalizme hizmetini, kararlılığını, özgünlüğünü, üretkenliğini takdir etmeyen azdır.

Sosyal İnsan Yayınları tüm eserlerini yayımlamaya başladı. Şimdiden 20 kitap ve 8 broşür çıktı. Ustanın çalışmaları öyle çok ki, bu çaba daha bir süre devam edeceğe benziyor.

Kıvılcımlı’nın sosyalist kurama en büyük katkısı Tarih Tezi. (Tarih Devrim Sosyalizm adlı kitabı). Doktor “antika tarih” adı verdiği eski dönemler tarihini “uygarlıklar” ile “barbar” kavimler arasındaki tekrarlayan savaşlara dayandırır. Şehir, tarım ve ticaret temelli gelişmiş uygarlıklar sosyal devrimlerini yapamadıkları için kaçınılmaz şekilde yozlaşırlar. Yozlaşan uygarlık henüz tarım aşamasına bile ulaşamamış göçebe barbarların saldırılarına direnemez hale gelir ve yıkılır. Barbarlar uygarlıkta geridirler, ama çok ileri oldukları bir yön vardır: İlkel komünal toplumun özelliklerini taşırlar hala. Eşitlikçi, kardeşliğe dayanan toplum yapıları, özveri ve cesaretle sağlamlaşan savaşçı kültürleri gelişmiş uygarlığı deler, parçalar, ele geçirir. Ardından muzaffer barbarların eski uygarlık kalıntıları üstünde gelişmesiyle ortaya çıkan yeni bir uygarlığa geçilir.

Marx’a nazire yaparcasına giriştiği büyük çaba sonucu çıkardığı en önemli eserlerinden biri de Osmanlı Tarihinin Maddesi adlı 671 sayfalık kitabıydı. Ortodoks Marksist Kıvılcımlı bu çalışmayla Marx’ın Osmanlı ve İslam coğrafyası için geliştiremediği inceleme ve saptamalarına onun kaldığı yerden devam etme iddiasındaydı. Osmanlı’nın kuruluştan yıkılışa dek tüm alt ve üst yapısını kapsamlı olarak ele aldı. Ona göre Osmanlı kuruluş aşamasında bir barbar toplum olarak ilkel sosyalist geleneklere sahipti ve Bizans’ı delip yıkması bu olumlu özelliklere dayanıyordu. Kıvılcımlı’ya göre İslam dini de doğuşundan Emevi dönemine dek güçlü bir komünal nitelik gösteriyordu. Osmanlılar bu yüksek nitelikleriyle Bizans’ı kolayca alt ettiler. Sonrasında kendileri de Bizanslaşarak yeni bir uygarlık kurdular. Kanuni’yle birlikte “Dirlik Düzeni” adı verilen ortak toprak mülkiyeti ortadan kalktı ve Osmanlı tam bir gerici sınıflı topluma dönüştü.

Dr. Kıvılcımlı tüm bu kuramsal çalışmalara yalnızca sosyalist mücadeleye açılım getirmesi açısından yaklaştı. Özgün saptamalarını Türkiye devriminin özgül sorunlarının başka ülkelerdeki deneyimlere benzemediğini göstermesi açısından önemsiyordu. Kurtuluş savaşı tahlili, Mustafa Kemal, İnönü ve Adnan Menderes’i değerlendirmesi, Türkiye’deki sınıf yapılarını ele alışı, sosyalistlerin önüne koyduğu görevleri saptayışı hep başkalarınınkinden farklıydı. İki ana akım sosyalist gruptan biri doğrudan sosyalist devrimi, öteki milli demokratik devrimi ilk hedef olarak saptarken Kıvılcımlı ikincisine daha yakın, ama tam onun gibi olmayan 2. Kuvvayı Milliye devrimini amaç gösteriyordu.

BÜYÜK SİYASET VE KÜÇÜK GÖREVLER
“Siyaset, BÜYÜK BÜYÜK hakikatleri, yüksek yüksek kürsülerin minaresinden (Türkçe ezanın dilince) : ‘Bilirim, bildiririm!’ demekle bitmez. Bilinen ve bildirilenleri, başta işçi sınıfımızın hergünkü UFAK UFAK ihtiyaç ve eğilimleri açısından ayağına, (fabrikasına, tarlasına, evine, köyüne) götürüp uygulamakla BAŞLAR. Böylece, büyük Doğruların küçük Dileklerle PRATİKTE kaynaşmasından doğacak sentezler, her işçi ve köylümüzün KAVRIYAbileceği ve kendi çevresinde UYGULAYAbileceği çok basit ve güçlü parolalar haline gelir, getirilirse: o zaman yerli-milli GERÇEK TEORİ doğmuş ve AKSİYONu aydınlatmış sayılır.

Türkiye politikasında, tam tersine rollerle karşı karşıyayız: İşçi Partisi hiç ‘BÜYÜK MESELELER’den aşağıya inmiyor; bezirgan Partiler ise, hep KÜÇÜK MESELELER’in duman perdesi ardında en kesin kumarlarını oynuyorlar. İŞÇİ Partisi o denli ‘Büyük meseleler’le ambale olmuştur ki, neredeyse küçük meseleli insanların üzerlerinden atlar durumdadır.” (1)

Dr. Hikmet Kıvılcımlı yazdıklarını mücadele içinde uygulamak için büyük çabalar sarf etti. Peki tüm bunlara karşın Kıvılcımlı’nın yapıtları sosyalist kesimde neden yeterince değerlendirilmedi, okunmadı, tartışılmadı? Hakkı sosyalizm adına neden verilmedi? Bugüne geldiğimizde neden hala kitapları gereken ilgiyi görmemekte?

Kanımca bir neden çok yazmış olması. Bu şaka, ama her şakada gerçeklik payı bulunur. Türkiye’de sol zaten az okur, az kafa yorar. Öteki nedenlerse daha önemli. Kıvılcımlı örgütüyle, taraftar niteliği ve niceliğiyle Türkiye sosyalist hareketinde hep var oldu, ama hiçbir zaman ana akım olamadı, yaygın bir kitlesel güce ulaşamadı. Siyaset acımasızdır. Sadece teoriyle uğraşsa belki bir entelektüel olarak daha fazla değer bulabilirdi. (Gerçi o da şüpheli. Hele günümüz açısından. Dedik ya, Kıvılcımlı inanmış bir devrimciydi, sınıflar gerçeğini vurgulayan gerçek bir Marksistti, en kötüsü Leninistti.) Fakat siyasi önderlik iddiası taşırsa bir kişi, o zaman ona “Çok biliyorsan uygula” derler. Politikanın kuralı budur. Kıvılcımlı biliyordu, ama uygulayamadı sonuçta. Bir de tabii bazı noktalarda ciddi kuramsal yanlışlar yaptı. Örneğin orduyu esas olarak devrimci bir güç olarak saptarken.

SUÇLAMAYIN TARTIŞIN!
“Onun için ben, eski bir arkadaşınız olarak, her iki tarafa, her üç tarafa, kaç taraf varsa içimizde, hepimize ayrı ayrı rica edeyim: Amanın çocuklar! Kardeşçe tartışmaktan, ithamdan önce birbirimizi anlamaktan vazgeçmeyelim. Ona çalışalım. Yani bu isteğimiz böyle olsun. O zaman, elbette hangimiz yanlış yapmayız? Biz, görüyorsunuz, saçlarımız ağarmış. Kim bilir neler yaptık ve daha neler yapacağız, yanlışlar, sürüyle. Değil mi?” (2)

Kıvılcımlı başlangıçta büyük bir iyi niyetle katıldığı sol tartışma ve eğitim çalışmalarında böyle bir olumlu üslup benimsiyordu. Ama giderek sözlerinin dinlenmediğini gördükçe onun da üslubu sertleşti, kısır siyasi kavgaların aktörü durumuna düştü.

Günahıyla sevabıyla Kıvılcımlı dosyasını yakında bir kitap bölümü olarak kapsamlı ele alacağım. Büyük ustayı saygı ve sevgiyle anarken, yapıtlarının okunup değerlendirilmesini yalnızca anlamlı bir entelektüel etkinlik olarak değil, sosyalist mücadeleye vereceği katkılar açısından da heyecanla öneriyorum.

(1) Uyarmak İçin Uyanmalı, Uyanmak İçin Uyarmalı Tarihsel Maddecilik Yay. 2. baskı 1970
(2) Dev-Genç Seminerleri, Sosyal İnsan Yayınları, 2008


Site Meter

23 Mayıs 2009 Cumartesi

EVRİM, İNSAN VE SİYASET ÜSTÜNE "SÖZCÜKLER"DE ÇIKAN YAZIM

DARWİNCİLİĞİN KABULÜNÜN ÖNÜNDEKİ EN BÜYÜK ENGEL: DARWİN YASALARI

“Uzak bir gelecekte çok daha önemli araştırmalar için açık bir alan görüyorum. Psikoloji yeni bir temel üstüne oturacak.” Charles Darwin, Türlerin Kökeni

Tübitak’ın Darwin’e saygısızlığı evrim tartışmalarını alevlendirdi. Bilim çevreleri, aydınlar, inançları gerçeklerin karşısına dikmekte ısrarlı gözüken karanlık kafalara iyi bir tepki gösterdiler. Ama bu yazıya vesile olan son kavga değil. Yirmi yıldır sürdürdüğüm savunuyu başka birçok vesileyle tekrar öne çıkarmamla üst üste geldi olay. İnsan hayvandan farklılaşmış, pek çok bakımdan ondan “üstün” nitelikler kazanmış bir yaratık, ama hala ilkel. Bilişsel bakımdan çok gelişmemiş bir canlı. Yine kendi yarattığı “üst değerleri” ve bilimle bulduğu gerçekleri kabullenememesinin ardında bu yatıyor.

Her çevre evrimi sembolleştiren resimlerde farklı şey görüyor. Bazıları en başta arzı endam eden maymuna sinir oluyor, onun atalarımızla bağlantısı olabileceği fikrini hakaret kabul ediyor. Bazıları en sağdaki figüre, yani modern insana hayranlık besliyor, böyle bir gelişmiş canlının nasıl olup da pek çok temel soruna çözüm bulamadığını, evrim denilen somut gerçeği bile neden kabullenemediğini dert ediyor. Bana göre sorun orada zaten. Her iki taraf da insan merkezci. Bir taraf bu mükemmel yaratığın, tüm evrenin kendisi için yaratıldığı o Tanrı gözdesinin Darwinistlerce aşağılanmasına katlanamıyor; öbür tarafsa yaratığın tüm temel problemlerini çözebilecek nitelikte bulunduğuna “inanıyor”, hayal kırıklığı yaşıyor.

Bilimsel felsefe ve bilim tüm olgulara önyargılardan uzak nesnel bakmalı ve bunu kısmen başarıyor. Fakat bence insana ilişkin bilgimizin gelişmesi ve bunların kabul edilmesi önünde en az din kadar büyük engel söz konusu insan merkezci birörnek sosyal bilimci kafalardır. En az diyorum, çünkü bu yaygın anlayışın bilinç sakatlayıcı etkisi ötekinden yüksektir. Laisizmi içselleştirmiş bir bilim insanı dinsel inancıyla çalışmasını birbirinden ayrı tutabilir ve tutmaktadır. Fakat birörnekçi sosyal bilim dogmalarıyla zehirlenmiş bir bilim insanının ne düzgün bir araştırma yapması, ne de onu nesnel olarak yorumlayıp yayımlaması olasıdır.
Sosyobiyolojiye, evrimsel psikolojiye, davranış genetikçiliğine karşı getirilen ırkçılık, faşistlik suçlamaları aslında insanı anlamayı hiç umursamayan, aynı nedenle onu değiştirmeyi de gerçekte pek dert edinmeyen söz konusu çevrelerden gelmektedir dünya çapında ve tüm bu tutucu tepkiler de tamamen insanın gelişmemiş doğasının bir yansımasıdır.

Darwinizmi ve genetikçiliği kendi ırkçı ve sınıf ayrımcısı görüşleri için kullanmaya çalışan bazı bilim insanları da çıkmadı değil. Ama onların çalışmaları bile bilime katkı sağladı. Çünkü hiçbiri milletler, sosyal sınıflar veya ırklar arasında kültürle, eğitimle açıklanamayacak doğal farklılıklar bulamadı ve bazıları bunları yayımlamak zorunda kaldı. Sosyobiyolojininse doğuşundan itibaren böyle bir niyeti bulunmadı. Ancak her yeni fikri karmaşık ve öğrenilmesi güç gören, onun üstüne bir düşünsel emek vermeyi göze alamayan bireylerin evrensel taktiğidir yaftalayıp bir kenara atmak.

İLKEL BİR TEPKİ

Geçtiğimiz haftalarda Londra’daki G20 zirvesine karşı protesto gösterilerini örgütleyen ve “Bankacılar Londra sokaklarında direklerde sallandırılabilir” diye bir demeç verdiği için dünya medyasına konu olan Chris Knight dostumuz bakın ne diyor konu hakkında:
“Sosyobiyoloji her bireyin bencil olduğunda ısrar etmez. Moleküler düzeydeki bencillikle kanlı canlı insanların davranışlarındaki genetik talimatlı bencillik düzlemlerini birbirine karıştırmak dangalakça bir yanlış anlamadır. Her şeye rağmen sosyobiyoloji tıpkı devrimci marksizm gibi mücadele ve çelişkilerle ilgilenir (…) Marksizm, sosyobiyoloji olmadan paleoantropoloji ve insanın kökeni konusundaki çalışmalarda on yıllardır olduğu gibi işlemez halde kalabilirdi.”

Knight’ın dangalaklık dediği sığlığın bilim camiasındaki önderleri Richard Lewontin, Stephen J. Gould, Steven Rose gibi isimlerdir. Bunlardan Richard Lewontin’in genetiğe karşı çevre etkenini öne çıkaran sözde şaheseri “Üçlü Sarmal” adını alır. Espri de şudur: DNA ikili sarmaldır ya, çevre etkeninin önemi burada unutulmuştur, o yüzden konuyu üçlü sarmal olarak ele almak uygundur. Bu aynen şöyle bir anlama gelir: Biri dedi ki, rakıyla beyaz peynir iyi gider. İyi bilinen bir gerçektir. Lewontin mantığıyla hareket edersek buna itiraz edebiliriz. Hayır, deriz, bu eksik, dolayısıyla yanlıştır. Rakı, beyaz peynir ve bir de bardak gerekir. Kardeşim, öbürü zaten bardağı hiç reddetmedi ki. Bardak olgunun varlığı söylenmeden ötekiyle birlikte anlaşılacak bir parçası.

Drosophila gibi bir sineği, Achillea gibi bir bitkiyi hayatlarının en büyük aşkı gibi irdeleyerek çevresel etkenlerin genetiği nasıl değiştirdiğini kanıtlamaya çalışır bu taife. Yaşamdaki amaçları şu hain ırkçı genetikçilere karşı genetik materyalin önemsizliğini ve çabuk değişebilirliğini kanıtlamaktır adeta. Sihirli sözcükleri genetik indirgemeciliktir. Bir kez “indirgemeci” sözcüğünü kullanmışlarsa rakiplerinin işi bitmiştir. Biyolojik indirgemeci, psikolojik indirgemeci… Tak.. ip çekilir, ideolojik hasım boşlukta debelenir. “Saman adam” yaratmaya bayılırlar. Bilimsel rakiplerinin savunmadığı tezleri onlara savundururlar, savundukları tezleri karikatürleştirip sarakaya alırlar. O doğrultuda post-modernist bilinemezciliğe kadar sürüklenmeyi dert etmezler: “Organizma ne genleri, ne çevresi hatta ne de onlar arasındaki etkileşimlerle belirlenir, ama rasgele süreçlerin önemli bir işaretini taşır.” (Lewontin) “Gelişimsel gürültü” diye bir kavrama sığınarak adeta evrimi çevre koşullarının, doğal seçilimin de ötesinde rastlantısallıklara bağlamaya meyil ederler.

Gelişmiş veya ilkel canlı yoktur, insan evrim sürecinin en üst basamağında değildir, der Rose. Böylece bir yandan insan merkezci bakış açısını tam tersi bir post modern hovardalıkla gizlemeye çalışırken, öte yandan sinir sistemi ve bilinçli organizmanın neden ilkelden karmaşığa geliştiğini es geçmiş olur.

Düğüm bana göre insan doğası denen bir olguyu kabullenip kabullenememe de sıkışır. Evrimci psikolojiye göre, öncelikle her türün (insan dahil) açıklanabilir ve betimlenebilir bir doğası bulunur. Standart sosyal bilimci bakış, insanın kendi türüne özgün belli nitelikleri bulunduğunu, bunların kolay değişebilir nitelikler olduğunu reddeder. Söz konusu anlayışa göre insan beyaz bir sayfa olarak doğar, neredeyse tüm bireyler tek örnektir ve içinde bulunduğu çevre koşulları, kültür veya ekonomik sistemce belirlenirler.

ZİHNİMİZİ SIKIŞTIRMAK

Oysa insan, primatları sayarsak üç buçuk milyon yıllık, tarihini modern insanla sınırlarsak en az 150 bin yıllık bir geçmişin, evrimsel sürecin sonucudur. İnsanın bireysel veya toplumsal tepkileri son on bin yıllık “uygar” topluma, sınıflı topluma ya da son 250 yıllık kapitalist sisteme sıkıştırılarak incelenemez.

Darwin ta o zamandan, deneyimlerden oldukça bağımsız olan çocukluk çağı korkularının vahşi dönemlerden kalma bazı gerçek tehlikelerin kalıtımsal etkileri olduğundan şüphelenmeyebiliriz, diye bizleri uyarmıştı. Evrimleşmiş psikolojik düzenekler evrim tarihindeki belli bir yaşamsal veya üremeyle ilgili soruna çözüm oluşturdukları için ortaya çıkmışlardır ve genellikle o soruna özgü düzeneklerdir. İnsan aklı, evet, elinin ve emeğinin ürünüdür, avcılık ve toplayıcılık çalışmaları, yaşamda kalma ve üremeye devam etme faaliyetleri sırasında gelişmiştir. Alet kullanmakla gelişme hızı artmıştır, çünkü alet kullanan insanın yaşamda kalma şansı artmıştır. Zekamız, mantığımız, algımız, yorum kapasitemiz milyonlarca yıllık yaşamda kalma mücadelesi içinde belli özel sorunları çözmek için ve onları çözecek kadar gelişmiştir ve hala o çok uzun sürecin izlerini taşımaktadır.

Bebekler yabancı erkeklerden yabancı kadınlardan korktuklarından çok daha fazla korkarlar. Çünkü milyonlarca yıl bebekleri yabancı erkekler öldürmüştür. Yakınlaşmakta olanın sesini uzaklaşmakta olanınkinden çok daha iyi duyarız. Çünkü yakınlaşmakta olan ses bizi öldürmeye gelenin sesi olabilir. Kocalarından dayak yiyen kadınlar, “Çocuklarım için katlanıyorum” dedikleri zaman genelde sinirleniriz. Kadının ekonomik bağımlılığına veya güçsüzlüğüne bağlarız olguyu, bunlar elbet vardır. Ama gelişmiş gelişmemiş tüm toplumlarda kadınlar çocuklarına erkeklerden daha fazla ilgi gösterirler genelde, bunun nedeni de kültürlerin çok ötesinde kadınların bu işi yüz binlerce yıldır yapmakta oluşudur, organizmanın ona göre şekillenişidir.

Evrimsel psikologlar kültür mü genetik mi, öğrenme mi içten gelen tepkiler mi, doğa mı çevre mi gibi karşıtlıkları reddederler. Onlara göre bu karşıtlardan herhangi biri olmadan zaten diğeri de olamaz. (Bu konuda standart sosyal bilimci sığ görüşlülüğe karşı demiri tersine bükmek için ben hala genetiğin, doğanın, içten gelenin öneminin daha büyük olduğunu savunmaya devam ediyorum. Özellikle çevreden sadece içinde yaşadığımız bugünkü sistem ve kültür anlaşıldığında, onun tarihsel arka planı unutulduğunda, insan psikolojisinin biyolojik çevresiyse hiç hesaba katılmadığında, evrimsel psikologların aksine ben hala sekterim.)
Biz devam edelim. William James, hayvanlara yön verenin içgüdüler olduğu, ama insanın içgüdülerin zincirinden kurtularak aklı öne çıkardığı ve o sayede hayvanın üstüne geçtiği savına karşı daha o zaman tam tersini savunmuştu: Bizi hayvandan ayıran şey içgüdülerimizi kaybetmemiz değildi, aksine çok daha fazla sayıda içgüdüyle donanmamızdı. (1890, Psikolojinin İlkeleri)

EVRİMLEŞMİŞ PSİKOLOJİK DÜZENEKLER

Evrimsel psikoloji kültüre, öğrenmeye tam da böyle bakar. Kültür evrimleşmiş psikolojik düzeneklerin toplamıdır. Niye dışkıdan iğreniriz. Çünkü kuşaklar boyunca dışkıdan iğrenmeyen, dışkıyla haşir neşir olan bireyler daha çok hastalanmış, ölmüş, onlar daha çok elenmiş, dışkıdan iğrenme kültürü öne çıkmıştır. Tad alma özelliğimiz nadir bulunan yararlı besinleri ötekilerden ayırma işlevi doğrultusunda milyonlarca yılda gelişmiştir. Bebekler güzel yüzlere sıradan yüzlere baktıklarından daha fazla bakarlar. Çünkü güzellik duygusu insan doğasına içkindir. Güzellik tüm toplumlarda ortak öğeler içerir insanda. Ortalama ölçülerdeki yüzler ötekilere göre daha çok beğenilir. Bunun anlamı şudur: Ortalama ölçüler genetik yönden ortalamaya yakınlığı, başka deyişle sağlıklılığı temsil eder. Ortalama dışı özelliklerden aynı nedenle kaçınılır. Bu sağlıksızlık ve genetik yönden zayıflık olarak görülür. Eş seçiminde de, bir insana yakınlaşıp yakınlaşmama seçiminde de insan buna dikkat etmelidir. Dikkat etmediğinde çocuklarını veya kendi sağlığını tehlikeye atabilir. İnsanların bu çağda bile sanatta kitleler halinde ortalama düzeydeki sanat eserlerini daha çok beğenmeleri gerçeği bir de bu açıdan ele alınmalıdır.

Gen yaşamda kalmak ve üreyebilmek için sadece bencilliği üretmez. Evrim fedakarlığı da geliştirmiştir. Fedakarlık iki ana biyolojik süreçten temellenir. İlki genin sürdürülmesi için her bireyin en önce çocuklarına, daha sonra da akrabalarına yardım etmesidir. Biriyle ne kadar genetik yakınlığımız varsa, o, o oranda bizizdir ve onu kendimiz gibi korur ve kayırırız. Genetik akrabalığımız uzaklaştıkça o kadar az kayırırız. Bu gerçek bu çağda bile tüm toplumlara ortak bir özelliktir. Tabii burada güçlü genel eğilimlerden bahsediyoruz. Ayrıksı özellikler de temel özelliklerin yanında elbette bulunur. İşte bu çocuk ve akraba koruyuculuğu bir yandan insan (ve çoğu hayvan) fedakarlığının temeliyken, aynı zamanda ideal eşitlikçi toplum düzeni yaratılamamasının nedenlerinden biridir. İnsanlar yakınımız değilse çoğun onları umursamayız..

Evrimde fedakarlığın gelişiminin ikinci kaynağı karşılıklı yardımlaşmadır. Sürü ya da kabile hayatta kalmak için avını paylaşmak zorundadır. Bugün av yakalayan avını ötekilere verir, başka gün yakalayan aynı şekilde bölüşür. Bazı araştırmalar şunu göstermiştir ki, kaynak ne kadar kısıtlıysa paylaşım o kadar düzenlidir, kaynak bollaştıkça paylaşım düzensizleşir. Sınıflı toplumun ortaya çıkışını bir anlamda kaynak fazlalaşmasıyla açıklayan görüşleri doğrulamaktır bu.

Burada can alıcı soruyu sormanın sırası. En az 150 bin yıldır genetik özellikleri pek fazla değişmeyen insan, 140 bin yıl ilkel komünal toplumda yaşamışsa, son 10 bin yıldaki sınıflı toplum yapısı onun doğasına ne kadar uygundur? Gerçekte hiç uygun değildir. Taş devri insanı kafamızla çoğaldık, şehirleştik, devletleştik, müthiş bir teknoloji yarattık, şimdi işin içinden çıkamıyoruz. Tekrar komünal topluma dönmemiz o yüzden tek çare mi, kolay ve kaçınılmaz mı? Ne yazık ki öyle bir kolaylık da yok. Çünkü en az 140 bin yıl yaşadığımız ilkel komünal toplum aslında kayıp altın çağ falan değil. İnsan o zaman çok daha “mutlu” ve çok daha sağlıklıydı, o kesin. Ama hiyerarşi yine vardı. Güçlü birey güçsüzü canını almaya varıncaya dek ezebiliyordu. Yine de bugünkünden çok daha adaletli ve toplum yararına bir düzendi o düzen. 10 bin yıl öncesinin düzenine dönebilir miyiz? Oraya dönmemiz için kıt kaynaklarla idare eden, ortalama 50-100 kişilik kabilelere geri dönmemiz gerek. Bu da ancak büyük felaketler sonrası gerçekleşebilecek bir şey. Taş devri zekasıyla ideal komünist düzene ulaşabilecek çıkış yollarını ne yazık ki bulamıyoruz, o yolları kendimiz kapatıyoruz.

Yine de fedakarlık, adalet, eşitlik duygularımız zayıf sayılmaz. Fedakarlığın gelişmesinin evrimsel biyolojik ve kültürel (hepsi iç içe ve birbirini destekler şekilde) başka bir düzeneği daha söz konusudur. Fedakarlığı kötüye kullanan, topluma çok az veren ve çok şey alan bireyler de çıkmaktadır. Üstelik bu bireylerin hayatta kalma şansı yükseldiğinden böyle kötü özellikleri geliştirir yönde bir doğal seçilim işler. Dünyada büyük çoğunluğun rahatsız edici biçimde bencil oluşunun kaynağı bu olumsuz seçilimdir. Ama o tür bireyler daha da kalabalıklaştığında kendileri de dahil olmak üzere toplumun yaşama şansı kalmaz. Toplum bu bencil karakterlere karşı tedbirler almak zorundadır. Grup, kurallarına uymayan, sürekli alan, fakat vermeyen bireyleri cezalandırır. Punitive sentiment ve altruistic punishment kavramları… Bencil birey dışlanır, hatta öldürülür kabile yaşamında. Tüm toplumları yaşamda tutan cezalandırma sistemleridir aslında. Cezalandırma aynı zamanda iyi bir öğretici, değiştiricidir. Proletarya diktatörlüğüne de en üst toplumcu cezalandırma sistemi diyebiliriz..

İnsanda fedakarlığın ve bencilliğin bu evrimsel gelişiminin ortasında bir de konformizm özelliği ortaya çıkar. Yaşamda kalabilmek için riskli durumlarda ne geride kal ne ileriye atıl, orta yerde dur… Böyle yapan bireyler doğal seçilimde avantajlıdır ve insanların büyük çoğunluğu o yüzden konformisttir.

Evrimci psikoloji davranış genetikçiliği değildir. Türün genel özelliklerini inceler, bireysel farklılıkların nedenlerini değil. Ama bazı evrimsel psikologlar onun bu yönünü eleştirmektedirler. Öte yandan bireysel farklılıkların nedenlerini de anlamayı hedefleyen araştırmalar evrimci psikologlarca yavaş yavaş önemsenmektedir. Evrimci psikoloji bugünkü haliyle sosyalist cepheden baktığımızda bir burjuva bilimidir hala. Sorunlara sosyalizmin başarısı ya da başarısızlığı veya toplumcu siyaset açısından bakmamaktadır. Artık onu da bizler yapmalıyız. Evrimci psikoloji sonuçta bu burjuva ve fazla derinleşmemiş yapısıyla bile sosyalist düşünceye çok önemli katkılar sağlayabilecek gizilgüçtedir.

DÜŞÜNCENİN YENİ ORTAÇAĞI

Sosyalizm insanlık için artık yaşamsal önemde acil bir zorunluluk haline gelmiştir. Buna karşın sosyalist çıkış için kafa yoran düşünürler azalmaktadır. Var olanlar da ne kadar iyi değerlendirilebilmektedir, buna olumlu bir yanıt vermek mümkün değildir. Bir dost Karatani’den söz etmektedir sıklıkla. Karatani solun üretim temeli üzerinde olduğu kadar tüketim temeli üstünden de örgütlenmesi ve eylemliliğe girmesini önermektedir. Kapitalizmi anlayabilmek ve ona direnebilmek için mübadelenin öneminin anlaşılması gerektiğini vurgulamaktadır. Komünizmin metafiziğini kurma iddiasında olduğunu söylemektedir. Başka bir dost, örneğin Badiou’dan bahsetmektedir. Onun solu etik temel üstüne oturtma yönündeki kuramsal çabalarını çok değerli görmektedir. Bunlar gerçekten önemlidir ve üstünde tartışılması gereken konulardır. Beklediğimiz özlediğimiz tartışma ise aksine hiç başlamamaktadır. Küçük çıkışlar sığ sularda karaya oturmaktadır.

Öte yandan böylesi düşünürler önemlidirler, ama kafaları fazlasıyla batı merkezli çalışmaktadır. Pek çok “önemli” düşünür nedense ileri kapitalist ülkelerden çıkmaktadır. İleri kapitalist ülkeler halkı ise neredeyse dünyanın en gerici halklarıdır. Bazıları kapitalizm sosyalizm çelişkisini bakış açılarının merkezine almakla haklı görünmektedirler ve benim gibilerin de o yüzden sempatisini kazanmaktadırlar. Ancak yaşanan gerçek şudur ki, dünyada çelişki ve çatışmalar, keza solun gelişimi kapitalizmin çeperlerinde yoğunlaşmaktadır. Emperyalizme karşı ulus tepkisi, ilerici veya ilerici olmayan milliyetçi mücadeleler, İslam coğrafyasında siyasal İslama karşı oluşan cepheler, laisizm ve aydınlanma problemleri batılı sosyalistin gündeminde ya yoktur ya çarpık biçimde vardır.

Bana denilmektedir ki şunu şunu biraz daha oku. Ben daha fazla da okurum da, onlar acaba yukarıda bahsettiklerim üstüne hiç okumakta mıdırlar? Bu kadar herkesi bağlayıcı sorunlar hakkında herhangi bir açıklama getirebilmekte midirler?

Ne Amerikan üniversitelerinde ders veren biriyim, ne de batı sosyalizminin sivrilmiş bir ismi. Kendi ülkemde bile popüler değilim. Ortaya koyduklarımı adam gibi tartışabileceğim bir muhatap arıyorum, yoksa gözüm açık gideceğim. Bu çok temel ve çok önemli bilgilerden sosyalist çıkış için neler üretilebilir, sürekli bunun üstüne kafa yoruyor, lakin bilişim sağanağı altında ortaçağ kadar kısır şu çağda açılım yapabilecek bir ortam yaratamıyorum.

Söz gelimi şöyle şeyler düşünüyorum: İnsan, soyunun devamını çok önemseyen bir canlı. Oysa kapitalizm insan soyunun devamı için büyük engel yaratıyor. Türümüzün önümüzdeki 20-40 yıl içinde büyük felaketler yaşaması çok büyük olasılık. İnsanları acaba bununla korkutup kapitalizmden soğutamaz mıyız? Birçok peygamber o yolla, yani korkutarak büyük toplulukları kazanmayı bilmişler. Benim kişisel deneyimim gerçi tam tersi sonuçlar verdi şimdiye dek. Kaçınılmaz felaketin tek çıkışının sosyalizm olduğunu savunup duruyorum yıllardır, fakat bu sosyalizme özel bir sempati uyandırmıyor, hatta tersi etkiler bile yaratabiliyor. Aynı propagandayı genişleterek ve daha sistematik yapsak? Denenebilir, kim ne kaybeder. Çok mu saçma geliyor. Olabilir, ama isimleri büyük pek çok uluslar arası düşünürün sırça saraylardan yaptıkları önerilerden daha az ayakları yere basan öneriler değildir en azından.

BAŞLICA KAYNAKLAR:

David M. Buss, Evolutionary Psychology, Allyn&Bacon.
Blood Relations, Chris Knight, Yale University Press.
Robert J. Stenberg, Cognitive Psychology, Thomson-Wadsworth.
Leda Cosmides, John Tooby, Evolutionary Psychology: A Primer, Center for Evolutionary Psychology (İnternet kaynağı)
Steven Rose, 21. Yüzyılda Beyin, Evrensel Yay.
Richard Lewontin, Üçlü Sarmal, Tübitak Yay.


Site Meter

07 Mayıs 2009 Perşembe

BARİKATIN İKİ YANINDA 1 MAYIS

Geçen yıldan tecrübeli iki arkadaşımı yanıma alarak gittim 1 Mayıs’a. Mecidiyeköy’den Şişli’ye dek kenarlarda dikilen, oturan, yürüyen anlamsızca veya anlam dolu bir şeyleri bekleyen yüzlerce insana ve kalabalık polis öbeklerine rastladık. Saat dokuzda Şişli’ye vardığımızda içine düştüğümüz ilk taşlaşma ve kargaşayla bir sokağa saptık. Sarı minibüsler bekliyordu o köşede ve kahya bağırıyordu: “Sahilden Bostancı!” “Bu hayatımızın teklifi olabilir, değerlendirmek gerek” dedim arkadaşlara. Sürücü gülerek görüşüme destek verdi. Fakat minibüse değil sokağa girdik. Sonrasında ilk kavşak noktasından caddeye çıkmayı denedik. Polis engelledi. “Eyvah” dediler arkadaşlar, “geçen seneki kabus başladı.” Evet kötü bir rüya gibiydi. Altı yerden caddeye çıkmayı denedik. Ya polis barikatına takıldık ya da barikata hiç yanaşamadık. Tatbikata çıkmış bazı grupların polise “müdahalesine” tanıklık ettik, taşlardan kaçtık, biraz gaz soluduk. Harbiye’ye dek bir buçuk saatlik bir keşmekeş. “Bereket geçen yılki gibi kovalamıyor polisler” dediler arkadaşlar. Kovalamacalar asıl daha sonra yaşanmış.

1 Mayıs’a katılışım zenginin fıkrasındaki gibi. Trilyonere bir konferansta sormuşlar: “Nasıl zengin oldunuz?” Adam da anlatmış: “Gençliğimde fakirdim. Bir gün yolda yürüyorum, ayaklarıma doğru bir elma yuvarlandı. Silip yiyebilirdim, ama yemedim. Köşe başında sattım onu, parasıyla iki elma aldım. Onları silip parlattım, sattım. Parasıyla dört elma aldım. Onları parlattım…” Trilyoner böylece hikayesini uzattıkça uzatmış, dinleyenler sıkılmaya başlamış. Dayanamayıp sormuşlar. “Bu şekilde sermayenizi büyüttükçe büyüttünüz ve şimdiki halinize ulaştınız, öyle mi?” “Hayır” demiş zengin, “Ertesi yıl dedemden çok yüklü bir miras kaldı, birkaç fabrika satın aldım.”

Biz de işte öyle debelenirken arkadaşları telefonla arıyoruz, kimi kortejde, kimi dışarıda, ama hiçbiri nasıl girileceğini bilmiyor. En son Efe Duyan’ı aradım. PEN başkanıyla birlikteymiş. Beş dakika sonra sevgili Tarık Günersel bir barikatın arkasından bizi aldı. 1 Mayıs’a torpille gireceğim kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi.

Artık sadofazoşist iktidarın kabul ettiği makul sayıdaki düşmanlar arasındaydık. Ama aklım dışarıdaki makul olmayan pisliklerde kalmıştı. O yüzden on dakika ağzımı bıçak açmadı. Sonra havaya girdik ve korteje katıldık. Hiçbir medya kuruluşu şunu belirtmediği için çiğlik edip yazmak zorundayım: Büyük çoğunluğu sabahın köründen beri Şişli’de bekleyen bu makul sayıdaki iktidar düşmanları içindeki en kalabalık ve en disiplinli güç şüphesiz bariz şekilde TKP’ydi. Yürüyüş pek de iç açıcı sayılmayacak koşullarda ama giderek artan coşkuyla devam etti. Caddeye çıkan her sokak başında dışarıdaki gayrimakulların içeri katılma teşebbüsleriyle kargaşa yaşandı. Onları desteklemeye çalıştık elden geldiğince ve yine gaz yedik. Sevindirici olan şu ki, üç yerde barikat delindi ve dışarıdaki devrimciler ve birçok TKP’li aramıza katılmayı başarabildi.

Taksim’e üç yüz metre kala aynı nedenle uzun bir bekleyiş yaşadık. 1977’de de tümüyle makullük dışı grupların oluşturduğu bir yığınla ilerlerken Taksim’e birkaç yüz metre kala bir cayırtı kopmuş ve alana girememiştik. O zamandan kortej arkadaşım Asaf Güven Aksel’e dedim ki, “Bu laneti üstümüzden atamayacağız galiba. Gel ikimiz ayrılalım buradan ki, şu insanlar girebilsin!” Onun hikayesiyse başkaydı, az önce ayaklarının önüne yuvarlanan bir gösterici misketiyle ilgiliydi, cumartesi günkü yazısında bahsettiği rastlantıyı anlatıyordu. Ve Taksim’e girdik...

Beklemiyordum o kadarını, çok duygusal anlardı. Yaşamımda ilk kez Taksim’e 1 Mayıs’ta girdim. 18 yaşında giremediğim zamandaki kadar sevdiğim ve onca deneyime ve yaşa rağmen geçmişte içinde yer aldığım grup kadar güvendiğim bir partiyle. Hala giremeyenlerin uzaktan bize ulaştırdıkları sevinç çığlıkları, devrim şehitlerini anan orta yaş kuşağının bağırışları, anıtı ele geçirenler, anı fotoğrafı çektirenler, halay çekenler…

Evet, Taksim’de ilk kez 1 Mayıs mitingi yaptık arkadaşlar. Bu işte birkaç yıldır emeği geçen, gözünü karartan, dayak yiyen, gazla hırpalanan, içeri girebilen ve giremeyen herkes binlerce kutlamayı hak ediyor. Bu bir kazanımdır ve meramımıza erdik.

Artık 1 Mayıs’ın TKP yönetiminin de defalarca dile getirdiği öteki gerçeğini görebiliriz dostlar. Gelecek yıllarda en az elli altmış bin kişiyle yasal veya meşru şekilde sadofazoşist iktidarın direnci kırılamayacaksa 1 Mayıs inatlaşması terk edilmelidir. Sosyalist kitle gücü her yıl her gün düşüyor arkadaşlar. 1 Mayıs’a işçi katılımı azalıyor. Bu eğilimi tersine çevirecek niyet, akıl ve iradeyi KESK’ten, DİSK’ten bekleyemeyiz. Onlar temsili sosyalizmle tatmin olabilirler, ama giderek küçülen bir sürünün azar azar büyüyen bir parçası olmak bizim için ciddi tehlikelidir. 1 Mayıs’a gelebilecek, gelmek isteyen on binlerce insan gelmedi. Haklılar bir yerde. İktidar sol seçkinleri çağırıyor alana, sosyalistler de militanlarını. Kendini seçkin veya militan görmeyenler neden gelsinler.

TKP yönetimi bu karmaşadan alnının akıyla çıktı. 1 Mayıs krizini iyi yönetti. Son seçimlerde de bir karmaşa yaşanmıştı. Bu karmaşada TKP’nin tavrı olumluydu, özellikle geleceğe yatırım anlamında. Ama işi son dakika gollerine bırakma alışkanlığı yerleşmemeli diye düşünüyorum. Olguların karmaşıklığından ötürü belki haklı olarak artarda sıralanan doğruların birbiriyle çelişkisi söylemlerimizin anlaşılabilirliğini azaltıyor. Büyüme hızını düşürüyor. Artık daha sade, daha net olmaya ihtiyacımız var.

Başka bir sorun da takvim fetişizmi. Buna 1 Mayıs da dahildir. Geçmişte yapılan başarılı eylemleri fetişleştirmeyi bırakalım. Daha iyi bir şeyler yapalım ki, gelecek kuşaklar bizim yaptıklarımızı fetişleştirme riskine girsinler. Yerinde saydıran, gerileten, pek de başarılı sayılamayacak olan geçmişe özlem yaratan eskimiş sol bakışları terk etmeliyiz.

Yaşadığımız 1 Mayıs kazanımı önemlidir. Ama TKP’nin bir yıl içinde herhangi bir zamanda herhangi bir alanda çoğunu emekçilerin oluşturduğu otuz beş-kırk bin kişiyle yapacağı bir miting bu 1 Mayıs’tan daha değerli olacaktır. Öteki sosyalist gruplar, sendikalarla birlikte bu sayı yüz bini aşarsa bu daha da değerli olacaktır. Kafa sayıları da fetişleştirmeye gelmez. Ancak rakamlar dosttur, akla yol gösterir.


Site Meter

09 Nisan 2009 Perşembe

TKP SEÇİM RAKAMLARI

DEĞERLİ DOSTLAR,
3 VE 10 NİSAN TARİHLERİNDE SOL HABER PORTALINDA SEÇİMLE İLGİLİ DEĞERLENDİRME YAZILARIM ÇIKTI. BU YAZININ ALTINDA DA TEŞEKKÜR YAZIM. ŞUNLAR DA SEÇİM RAKAMLARI:
(HALA %100 KESİN DEĞİL)

İL 2007 YÜZDE - OY 2009 YÜZDE - OY
Adana 0.19 1721 0.15 1677
Adıyaman 0.27 646 0.13 374
Afyonkarahisar 0.15 577 0.19 781
Ağrı 0.48 776 0.35 673
Amasya 0.11 214 0.15 293
Ankara 0.20 4957 0.19 5240
Antalya 0.18 1653 0.20 2131
Artvin 0.25 248 0.31 309
Aydın 0.28 1557 0.24 1453
Balıkesir 0.28 1914 0.24 1751
Bilecik 0.10 114 0.18 225
Bingöl 0.33 364 0.18 208
Bitlis 0.27 319 0.28 362
Bolu 0.31 519 0.26 436
Burdur 0.18 282 0.26 432
Bursa 0.16 2032 0.15 2294
Çanakkale 0.19 578 0.18 544
Çankırı 0.14 154 0.22 237
Çorum 0.16 541 0.18 616
Denizli 0.31 1588 0.22 1253
Diyarbakır 0.18 826 0.23 1439
Edirne 0.14 351 0.19 490
Elazığ 0.28 759 0.16 483
Erzincan 0.17 211 0.26 298
Erzurum 0.23 867 0.21 754
Eskişehir 0.15 649 0.14 638
Gaziantep 0.25 1391 0.11 798
Giresun 0.17 415 0.19 477
Gümüşhane 0.14 98 0.21 148
Hakkari 0.42 368 0.18 191
Hatay 0.19 1233 0.26 1936
Isparta 0.15 354 0.23 589
Mersin 0.19 1529 0.20 1863
İstanbul 0.23 13005 0.23 16246
İzmir 0.23 4872 0.23 5309
Kars 0.50 651 0.62 893
Kastamonu 0.27 597 0.36 824
Kayseri 0.10 615 0.11 761
Kırklareli 0.13 266 0.14 310
Kırşehir 0.51 624 0.1 123
Kocaeli 0.38 2844 0.20 1701
Konya 0.23 2350 0.14 1495
Kütahya 0.17 615 0.21 758
Malatya 0.19 701 0.11 433
Manisa 0.29 2249 0.23 1857
Kahramanmaraş 0.25 1189 0.17 940
Mardin 0.21 508 0.23 648
Muğla 0.17 769 0.24 1189
Muş 0.47 665 0.19 278
Nevşehir 0.12 184 0.17 285
Niğde 0.27 470 0.16 299
Ordu 0.20 740 0.28 1163
Rize 0.51 918 0.19 338
Sakarya 0.13 611 0.14 709
Samsun 0.17 1057 0.23 1642
Siirt 0.17 156 0.21 249
Sinop 0.32 378 0.57 691
Sivas 0.42 1418 0.22 754
Tekirdağ 0.13 521 0.24 1114
Tokat 0.18 597 0.16 568
Trabzon 0.12 489 0.17 758
Tunceli 0.69 292 5.80 2322
Şanlıurfa 0.20 872 0.15 894
Uşak 0.16 314 0.16 348
Van 0.45 1387 0.28 1101
Yozgat 0.11 273 0.20 517
Zonguldak 0.25 859 0.93 3685
Aksaray 0.14 258 0.11 209
Bayburt 0.10 42 0.15 59
Karaman 0.19 239 0.25 344
Kırıkkale 0.06 95 0.19 301
Batman 0.32 510 0.25 505
Şırnak 0.16 198 0.48 727
Bartın 0.26 288 0.41 486
Ardahan 1.41 788 0.55 306
Iğdır 0.58 374 0.32 229
Yalova 0.19 196 0.18 207
Karabük 0.23 292 0.30 405
Kilis 0.08 46 0.11 66
Osmaniye 0.10 230 0.14 358
Düzce 0.14 266 0.16 314
GENEL 0.23 80092 0.22 87111

07 Nisan 2009 Salı

TEŞEKKÜRLER

SEÇİMDE TKP’YE OY VEREN TÜM DOSTLARA TEŞEKKÜR EDERİM. SOL’DA SEÇİMİ DEĞERLENDİRDİM, BU HAFTADA DA DEĞERLENDİRMEYE DEVAM EDECEĞİM. ORADAKİ KUŞKULU VE SİTEMKAR İFADELERİME BAKMAYIN, OY ATACAĞIM DİYEN HERKESİN ATTIĞINI BİLİYORUM VE SONUÇTA “TEK BİR KAFA” BENİM İÇİN ÇOK DEĞERLİDİR.

SONUÇTA TKP 87 BİN KÜSUR OY ALDI. BU ÖNCEKİ SEÇİME GÖRE (80 BİN) KÜÇÜK BİR OY ARTMASI, OY ORANINI İSE SADECE KORUMA (%0.22) ANLAMINA GELİYOR. RAKAMLARI DA BURADAN YAYIMLAYACAĞIM. BU SONUÇ HER ŞARTTA BİR SEÇİM YENİLGİSİDİR BİZİM AÇIMIZDAN.

AKP’NİN GERİLEMESİ ELBETTE SEVİNDİRİCİ, AMA LÜTFEN ŞU OBAMA’NIN GELİŞİYLE OLUŞAN ORTAK AMERİKANCI DALGANIN SÜMÜKSÜLÜĞÜNE BAKIN, UMUT VERMEK İÇİN YETERSİZ BİR GELİŞMEDİR. AKP’YE KARŞI GÜÇLÜDEN YANA TAVIR ALANLARI ANLIYORUM, ONLARA HİÇ KIZMIYORUM. FAKAT BUNUN HEPİMİZ AÇISINDAN SADECE AKP’NİN GERİLETİLMESİ İÇİN BİLE HATALI TUTUM OLDUĞUNU GÖRÜYORUM. NİYE? 10 NİSAN’DAKİ YAZIMDA ANLATACAĞIM.

SEVGİLERİMLE.

Site Meter

23 Mart 2009 Pazartesi